“Öldü” dediler, “Hem de birkaç yıl oldu…”

Sanki böğrüme bir hançer saplandı.

Uzak olduğum için haberim olmamıştı.

O Ege Denizi’nin ortasında. Ben Karadeniz’in kıyısında.

Onu anlatmam lazım, ama hikayeye nereden başlayayım?

 

--- ---

 

Hey orta yaşlılar ve biraz daha yaşlılar…

“Zorba”yı hatırlıyor musunuz?

Ha şu, Nikos Kazancakis’in romanının kahramanını.

Hani şu, Mihalis Kakoyannis’in 1964’te çevirdiği sinema tarihinin baş yapıtları arasında sayılan filmini.

Hani, filmin baş oyuncusu Anthony Quinn’in filmin final sahnesinde Girit sahilinde sirtaki oynarken “Benim gibi adamlar bin yıl yaşamalı” diye haykırmasını.

 

samos un zorbasi 1

 

İşte o da bir “Zorba”ydı, bir Anthony Quinn’di.

Onun adı Yannis Papayorgi’ydi.

Samos’ta bir pansiyoncu.

Hikayeye geçebiliriz..

 

Gemimiz halat atmaya hazırlanırken kulağıma iskeleden gelen bir şarkının nağmeleri çalındı: "Vücut ikliminin sultanı sensin / Efendim derdimin dermanı sensin..." Hacı Arif Bey'in "Nihavend" şarkısı. Hem de Münir Nurettin Selçuk'un sesinden. Gemi bağlandı. İnmeye başladık. Bir şarkı daha. İskeleye ayak bastığımız için bu kez daha yakından: "Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın / Denizler ortasında bak yelkensiz bıraktın..." Yine Münir Nurettin söylüyordu. Güftesi Ümit Yaşar Oğuzcan'a ait olan kendi bestesini... İşlemlerimizi yaptık, iskeleden çıktık. Kalacağımız otelin sahibi bekliyordu. Arabasına bindik... Aaaa! Meğer şarkılar o arabanın radyosundan yükseliyormuş. Yola çıkarken Zeki Müren'in o billur sesi şakımaya başladı: "Gözlerinin içine başka hayal girmesin / Bana ait çizgiler dikkat et silinmesin..." Ev, pardon otel sahibimiz bir süre şarkıya eşlik ettikten sonra içini çekti: "Hey gözünü sevdiğimin İstanbul'u. Tepebaşı, Maksim gazinoları... Ne günlerdi... İnsanlar haftalar öncesinden rezervasyon yaptırırlardı Zeki Müren'i dinlemek için..." Sonra bana döndü: "Efendim bendeniz Beyoğlu'nun 1950'lerdeki bıçkın delikanlılarından Yannis Papayorgi." Samos'taydık.

 

***

 

36 saatlik Samos gezimizi, doğrusu aklımın ucundan bile geçirmemiştim. 10 günlük tatil boyunca bir Ege kasabasındaki evimden sadece 3 kez çıktım. Biri kasabanın pazarından süzme yoğurt almak için. İkincisi, bir dostumla akşam yemeği için. Üçüncüsü de... O akşam yemeğinde, masa arkadaşıma, İzmirli dostuma fırsat bulursam günübirlik Sakız'a gitmeyi düşündüğümü anlattım. Hani, rüyasında Hazret-i Muhammed'i gören Evliya Çelebi, "Şefaat ya Resulullah" diyeceğine, dili sürçüp "Seyahat ya Resulullah" dileğinde bulunmuş ya; bizimki de o misal oldu. Yemeğin ertesi günü arkadaş aradı: "Ağabey, tamam; Samos'a gemi biletini aldım, adada bir tanıdığımın otelinde yer ayırttım, üç gün sonra gidiyoruz." Ben "Sakız" demiştim, sağ olsun dostum "Samos" anlamış ya da aklında öyle kalmış. İyi ki de yanlış kalmış.

 

***

 

Yannis, 1964'te Türkiye'den sürülen doğma- büyüme İstanbul Rumları'ndandı. Atalarının mezarlarını İstanbul'da, Anadolu'da bırakmışlardı. "21 yaşındaydım o zamanlar" diye anlattı, "Annem ve iki kardeşimle Atina'ya gittik. İş yok, güç yok, para yok... Çok çektik, çok..." Gözleri hafifçe nemlendi. Ama sesinde en ufak öfke kırıntısı yoktu. Sadece özlem yüklüydü. Gerçi son zamanlarda biraz azalmıştı özlemi. Örneğin, 2004'te İstanbul'u ziyaret etmişti: "Ne trafik öyle, benim bıraktığım İstanbul yok olmuş. Bir daha gitmem..." Kuşadası'nı komşu kapısı yapmıştı. Ayda iki-üç kez gidip geliyordu. Türk bankalarıyla çalışmayı tercih ediyordu. "Daha çok güveniyorum onlara" dedi. Bir gün kesin dönüş yolu açılırsa İzmir'de yaşamayı tercih edeceğini anlattı: "Sakin, modern, tertemiz bir şehir. Hele Kordon'da rakı içmenin keyfi. İnsanın ömrü uzar." "Burada da uzar Yannis" dedim, "Baksana 68 yaşındasın ama tığ gibisin maşallah." Güldü. "Sen şuraya git de asıl ihtiyar delikanlıları gör..." Eliyle İkarya adasını işaret ediyordu. İnsanların ortalama ömürlerinin 90'ın üstünde olduğu, dünyada sağlıklı yaşamın en iyi reçetesini uygulayanların yaşadığı İkarya'yı. Samoslular da uzun ve sağlıklı hayatta İkaryalılar'dan aşağı değiller.

 

Yemeklerde sadece zeytinyağı kullanıyorlar. Herkes kendi bahçesinde yetiştirdiği sebzeleri yiyor: Domatesler, biberler, salatalıklar (Onlar "Badem" diyorlar), patlıcanlar, kabaklar, fasulyeler, börülceler inanılmayacak kadar taze ve nefis. Çünkü kimyasal gübre, ilaç yok. Peynir, yoğurt, süt de kendilerinin yetiştirdikleri keçilerden. Balık, ahtapot, karides deseniz; atın denize oltanızı, yarım saat sonra sofrada... Bir de öğle ve akşam yemekleri arasında "Siesta" yaptınız mı... Bir de hiçbir şeye kafayı takmadınız mı; derdi, kederi, üzüntüyü defterinizden sildiniz mi... Hatta Yunanistan'ı kırıp geçirdiği söylenen krize bile omuz silkip geçtiniz mi... Hayat yolculuğunda bir asrı devirmemek mümkün mü... "Sahi Yannis" dedim, "Kriz buraya uğramamış galiba..." Güldü, Türkiye gündemini de izlediğini ima eden hınzırlıkla, "Teğet geçti" dedi!

 

Devamı bir sonraki yazıda.. 

 

Mail: erdal.safak@outlook.com


YAZARIN DİĞER YAZILARI