
Fenoreporter yazarı Ecem Naz Tunca Hollywood yıldızı Angelina Jolie ile Haluk Bilginer'in başrolünde yer aldığı dünyanın en büyük opera sanatçılarından biri olarak bilinen Maria Callas'ın hayatının anlatıldığı "Maria" filmini değerlendirdiği bir yazı kaleme aldı. İşte detaylar..
Fenoreporter yazarı Ecem Naz Tunca Hollywood yıldızı Angelina Jolie ile Haluk Bilginer'in başrolünde yer aldığı dünyanın en büyük opera sanatçılarından biri olarak bilinen Maria Callas'ın hayatının anlatıldığı "Maria" filmini değerlendirdiği bir yazı kaleme aldı. İşte detaylar..
İşte Ecem Naz Tunca'nın "Maria: Bir Sanatçının Yalnızlığına Yolculuk" başlıklı yazısı..
Bazı hikâyeler yüksek sesle anlatılmaz; fısıldanır, hissettirilir. Maria tam da böyle bir film. Pablo Larraín’in yönetmenliğinde, Angelina Jolie ve Haluk Bilginer’in başrollerini paylaştığı bu yapım, Maria Callas’ın yaşamına yalnızca bir biyografi gözüyle değil, bir sanatçının ruhuna açılan pencere olarak yaklaşıyor. Ve bunu yaparken, izleyicisini alışılmış anlatım kalıplarının dışına çıkmaya davet ediyor.
Angelina Jolie’nin Callas yorumu, sessizlikleriyle, bakışlarıyla, içe dönük bir ağıt gibi yankılanan performansıyla unutulmaz. Callas’ın sanatına duyduğu tutku, yalnızlıkla harmanlanan duygusal derinliği ve yaşadığı içsel fırtınalar Jolie’nin oyunculuğunda adeta vücut buluyor. Haluk Bilginer ise Aristotle Onassis rolünde büyük bir ustalıkla parlıyor. Onassis’in Callas’ın hayatındaki yerini, aşklarının ve hayal kırıklıklarının gölgesini, Bilginer’in her mimiğinde görmek mümkün. Bu iki oyuncunun karşılıklı sahneleri, filmdeki duygusal gerilimin en yüksek noktaları arasında.
Görsellik açısından film, 1970’lerin Paris’ini ve Callas’ın iç dünyasını yansıtan dingin ama derin bir estetik sunuyor. Renk paleti, ışık kullanımı ve sahne tasarımı, Callas’ın yalnızlığını ve zamansız güzelliğini yansıtan bir tablo gibi işlenmiş. Larraín’in tercih ettiği bu görsel şiirsellik, filmi klasik biyografi anlatılarının ötesine taşıyor.
Ancak Maria herkese hitap eden bir film değil. Filmi “sıkıcı” bulanları anlamak mümkün, ancak katılmak zor. Zira Maria sadece bir olaylar zincirini anlatmakla kalmıyor; izleyicisini Callas’ın ruhuna, onun sanatıyla ve hayatıyla kurduğu ilişkiye yaklaştırmaya çalışıyor. Bu yüzden temposu bilinçli olarak yavaş, diyaloglardan çok duygularla şekillenen bir ritme sahip. Filmden yüzeysel bir hareketlilik bekleyenler için bu, durağanlık gibi görünebilir. Oysa asıl hareket, karakterin içinde, duyguların derinliğinde yaşanıyor.
Eğer bir filmden yalnızca olaylar değil, atmosfer, his ve içsel bir yolculuk da bekliyorsanız, Maria sizi derinden etkileyecek. Ancak Callas’ı, onun yalnızlığını ve sanata duyduğu bağlılığı anlamadan, filmi yalnızca bir tempo meselesine indirgemek büyük bir eksiklik olur. Çünkü Maria, bir sanatçının hayatına değil, ruhuna dokunan bir film. Ve onu gerçekten anlamak için sadece izlemek değil, hissetmek gerekiyor.